-Mış Mış Da Mış Mış
SOSYAL MESAJLAR / Nisan 30, 2012

Hayatınızda ne sıklıkta -MIŞ gibi yapmak zorunda kalıyorsunuz? Ya da-MIŞ gibi yapmayı tercih ediyorsunuz? Özellikle gerçek duygularımızı gizlememiz gerektiğinde var olan şekilde değil tersi davranmamız gerekebiliyor. Genellikle hassas ya da zayıf yanlarımızı gizlemek istediğimizde -MIŞ gibi yaparız. Bazen de bulunduğumuz koşullar -MIŞ gibi davranmaya iter bizi. En çok sevmediğimiz kişilere, olaylara, yerlere, durumlara karşı seviyorMUŞ gibi yaparız. Sevmediğimizde, istemediğimizde söyleyemeyiz. Birilerini kırmaktan, kızdırmaktan, kaybetmekten korktuğumuz için gerçek duygu ve düşüncemizi saklarız. Kimi zaman ise sevdiğimiz şeyleri sevmiyorMUŞ gibi davranırız. Genelde bizi mutsuz eden kişileri sevmemize rağmen, sevdiğimiz kişilerin bizi üzmesini kabullenemediğimizden, sevgimizi haketmemesinden dolayı gizleriz sevgimizi. Olayları, kişileri, durumları önemsememize rağmen önemsemiyorMUŞ gibi davranırız. Olumsuz etkilendiğimiz durumlardan etkilenmeMİŞ gibi yaparız. Kavuşamayacağımızı bildiğimiz kişileri özlemiyorMUŞ havası yaratırız. Öfkemizi yansıtamayacağımız durumlarda kızmaMIŞ gibi davranırız. İstemediğimiz bir iş beklendiğinde hastayMIŞ ya da yorgunMUŞ gibi davranırız. Canımızı yakan gerçekler öğrendiğimizde öğrenmeMİŞ, duymaMIŞ, bilmeMİŞ gibi davranırız. Çünkü çoğu zaman öğrendiklerimizin sonucunda yapmamız gerekenleri yapabilme gücü yoktur içimizde. Cesaretimizle övünüyorsak korktuğumuz anlarda korkmaMIŞ gibi, bilgimizle gurur duyuyorsak bilmediğimiz konularda biliyorMUŞ gibi davranırız. Hayatımızın bir yerlerinde kendi gerçeklerimizi gizleme gereği duymamız oldukça düşündürücü. Etrafınızda kendiniz gibi davranabileceğiniz insanlar mı az? Çevrenizin sizi olduğunuz gibi kabul etmeyeceğinden mi çekiniyorsunuz? Yoksa toz konduramayacağınız korumanız gereken egolarınız mı var? İnsanlar…

İlk Değil Ama İlkbahar

Ben sonbaharı severim. Havasını, doğanın görüntüsünü…Bunu sonbaharda doğmama bağlıyorum kendimce. Ama her sene ilkbaharın gelişi beni çok mutlu eder. Genelde soğuk, yağmurlu, hatta ara ara karlı geçen kış günlerini sevmiyorum. Bütün kış kalın kıyafetler, kapalı yerlere tıkılmış bir hayat ve İstanbul’un kabusa dönen trafiği kış mevsimini sevmemem için oldukça haklı gerekçeler değil mi? Bugün hava güneşli. Uzun zamandır tam güneş açıyor derken başlayan keskin soğuklardan dolayı bahar hiç gelmeyecek diye düşünmeye başlamıştım. Sonunda güneş açtı. İnce bir gömlek ve yine ince bir mont giydim. Ama en güzeli evden çıktığımda apartmanın bahçesindeki ağaçlarda açan küçük beyaz çiçeklerdi. Şehir yaşamında baharın habercileri olan çiçek açmış ağaçları tek tük görebiliyorsunuz. Otoparka ilerlerken yüzümde gülümseme belirdi. Ben aslında nar çiçeğini severim. Canlı rengiyle ben baharda açarım diye bağırır sanki. Kış aylarında çok fazla dışarıda gezemediğimden ve çok sevdiğim sahilden mahrum kaldığımdan oksijene hasret kalırım aylarca. Çabuk hastalandığımdan soğukta dışarıda fazla vakit geçiremem. Bu sabah baharın geldiğini hissedince açık havada nerelere gidebileceğimle ilgili planlar yapmaya başladım bile. Bahar benim ruhuma da gelir. Daha neşeli daha enerjik olurum, daha olumlu düşünmeye başlarım. Sanki bahar gelince daha az sorun çıkar hayatımda. Eğer aşık değilsem her baharda aşık olacağımı düşünürüm bir şarkı sözündeki gibi. Çimlerde yürümek isterim, deniz…

İçimdeki Ben Gözlerimde

Kimse sormadan söyleyeyim ben en çok gözlerimi severim… Rengi ya da şekli alışılmışın dışında değil. Eşek gözlü de değilim. Hani en güzel gözler eşeklerde olurmuş ya. Türk insanının %71’i kahverengi gözlüymüş ve ben de bu çoğunluktayım. Ama rengini ve şeklini severim. Çünkü benim gözlerim. Ruh halimi anlamak isterseniz gözlerimin içine bakmanız yeterli. Mutlu muyum? Mutsuz mu? Aşık mıyım? Sinirli? Üzüntülü müyüm? Heyecanlı mı? Korkmuş mu? Şaşkın mıyım? Düşünceli mi? Yorgun muyum? Enerjik mi? Beni biraz tanıyorsanız bana ne düşündüğümü, ne hissettiğimi sormanıza pek de gerek yok. Bir kaç saniye gözlerime baktığınızda anlarsınız. Ben ruhu bakışlarına yansıyanlardanım. Bu özelliğimi seviyorum. Çünkü boş ve donuk bakışlar, sadece görme işlevi gören gözler benim ruhumu karartıyor. İç dünyamın gözlerime yansıdığını keşfettikten sonra insanlarla konuşurken daha fazla gözlerine bakmaya başladım. Onların söylediklerinden çok bakışlarında gördüklerimi doğru kabul ettim ve şimdiye kadar neredeyse hiç yanılmadım. Bu bana insanları daha derinden tanıma imkanı verdi. Bakışların anlamı yüzyıllar önce keşfedilmiş ki nice şiirlere, şarkılara, türkülere konu edilmiş, bir çok söz söylenmiş. Bakışların karşısındakini etkilediğini keşfeden kadın sürme çekerek bakışlarını belirginleştirmeye başlamış. Zamanla da göz makyajı yaygınlaşmış ve onlarca ürün çıkmış, kaşlar göz şekline göre şekillendirilir olmuştur. Bakışlar sadece aşık ve maşuk için önemli değildir. Bazen kendinizi çok çaresiz…

Dikkat 6 Ok Var
GÜNDEM , SOSYAL MESAJLAR / Mart 7, 2012

6 ok Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi programını oluşturan 6 ilkedir. 1927’de Cumhuriytçilik, Milliyetçilik, Laiklik, ve Halkçılık ilkeleri benimsenmiş, 1931 yılında da Devletçilik ve Devrimcilik eklenerek bilinen 6 ok oluşturulmuştur. Bu ilkeleri sadece siyasi bir partinin programı olarak görmek bence bu ilkeleri gerçekten anlamamak demek. Bu 6 ilke aslında hem bireylerin hem de bireylerin oluşturduğu toplumun çağdaş, akılcı, yenilikçi, demokratik, birlik ve beraberlik içinde yaşamasını sağlayan öğretilerdir. Gerçekten anlayanlar için bir yaşam biçimidir. Son yıllarda anlamayan ve anlamak istemeyenlerin sayısının çoğaldığına üzülerek tanık oluyoruz. Hatta şu an yaşadıkları toplumda elde ettikleri hak ve özgürlüklerin, yaşam standartlarının bu ilkeler ile bir bütün olan devrimlerle geldiğini yok saymaları da akıl alır değil doğrusu. Cumhuriyetçilik; En basit anlatımıyla bir ulusun kendi kendini yönetmesidir. Demokrasi ile bütünleşerek milli iradeyi oluşturur. Mustafa Kemal Nutuk’ta bu ilkeyi şöyle özetler, “Türk Milleti’nin yaradılışına ve karakterine uygun idare, cumhuriyet idaresidir. Bu günkü hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı cumhuriyettir. Artık hükümet ve millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Yönetim halk, halk yönetim demektir” Bugün Atatürk’ün ilke ve devrimlerine düşman olanlar göz boyamalarla bu ilkenin varlığı sayesinde şimdi ülkeyi yönetmiyorlar mı? Milliyetçilik ; Bu kavram çoğu zaman faşizmle karıştırılmış olmakla birlikte…

Dik Duralım Yeter

Boyun eğen bir toplum muyuz? Yoksa başkaldıran bir toplum mu? Başkaldırıyorsak neye karşı olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Tepkilerimizin arkasında durabiliyor muyuz? Yolumuz yöntemimiz doğru mu? Baş döndürücü bir hızla değişen gündemimizi düşünüyorum. Türbana siyasi bir simge, bölücülüğün ve gericiliğin işareti dedik ama başörtüsüyle türbanı ayırt edemedik. İktidar partisini eleştirdik. Sokaklara çıktık, yazılar yazdık, öfke kustuk ama seçim sandığına gidip seçme hakkını kullanmayanlarımız oldu. Bir kaç ay önce Ermeni Soykırımı’nı kabul etti diye Fransa’yı boykot çığlıkları yükseldi. Ama yılbaşı ve sömestr tatillerinde Paris turları yine doluydu. Yıllardır Avrupa Birliği’ne girebilecek miyiz ille de AB dedik. Anladığımız ise serbest dolaşım hakkı elde edip tasımızı tarağımızı toplayıp Avrupa ülkelerinden birine kapağı atmak oldu. AB ile ilgili eleştirdiğimiz tek şey de kokoreçin yasaklanması olmadı mı? Şiddete hayır etkinliklerinde itiş kakışlar yaşanmıyor mu? Memleket meselerini unutturmak için her kanalda dizilerin dolu olduğu şikayetimizi dizinin reklam arasında yapmıyor muyuz? Küçük esnaflık, mahalle bakkalı bitti konuşmasını alışveriş merkezlerinde yapmıyor muyuz? Teknoloji çılgınlığını eleştirirken en son çıkan telefon modellerinden, en son çıkan bilgisayarlardan, tabletlerden en az birine sahip değil miyiz? Genetiği değiştirilmiş organizmaların (G.D.O) sağlığımızı ne kadar tehdit ettiğinden bahsediyorken neden tüm alışveriş merkezlerindeki bardakta mısır satan standların önü her zaman doludur? Amerikan emperyalizmine karşı yapılan yürüyüşlerde Nike…

4+4+4=???
GÜNDEM , SOSYAL MESAJLAR / Şubat 29, 2012

Eğitim hayatına başladığımdan beri -ki üniversiteyi bitireli 10 yıl oldu- eğitim ve sınav sistemindeki bitmeyen değişiklikleri ve düzenlemeleri takip etmeye çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum çünkü uygulamaya konan değişiklikleri tam kavrayamadan ve sonuçlarını göremeden tekrar bir değişikliğe gidiliyor. Bu değişiklikler içinde en doğru bulduğum ilköğretimin 8 yıllık kesintiz olmasıydı. Çünkü eğitim dediğimiz sadece okuma yazmayı öğrenmek değil. Aslına bakarsanız ülkemizde hala okuma yazma bilmeyen kadınların ağırlıkta olduğu binlerce insan var. Kimi maddi imkansızlıklardan, kimi yaşadığı bölgede okul olmamasından kimi de okuyup da ne olcak? Kız kısmı okur mu ? gibi bir cahil ve kendilerince gelenekçi yaklaşımlarından dolayı ilkokula dahi gidemiyor. 8 yıllık eğitimin zorunlu hale getirilmesi bir çok çocuğun sadece ilkokula gitmesini sağlamakla kalmayıp ortaokula da gitmesine olanak vermişti. Ancak şimdi yeni bir düzenleme daha yapıldı. 4+4+4 denilen sözde 12 yıllık eğitim düzeni getiren bu sistem eğitimden, eğitimli insanlardan, bilgiden ne kadar korkulduğunun çok açık bir göstergesi. Çünkü bu sistemde eğitimin ilk 4 yılı zorunlu olacak, sonrasında dışarıdan devam edilebilecek. Böylece çocuklar meslek edinme kurslarına gidip küçük yaşta meslek seçebilecekMİŞ. 10 yaşında zorunlu eğitimden koparılan nice kız çocuğumuzun çocuk gelin kervanına katılacağı aşikar. Çocukluğunu yaşamadan eş ve anne olmanın sorumluluğu yüklenecek omuzlarına. Çoğunlukla da babası hatta dedesi yaşındaki adamla. Erkek çocukları meslek…

Hangisi ?
HAYATIN İÇİNDEN , SOSYAL MESAJLAR / Şubat 23, 2012

Sevmek mi zor sevilmek mi? Sevdiğinin seni sevmemesi mi sevmediğinin seni içtenlikle sevmesi mi? Yalan söylemek mi dokunur ? Yalan dinlemek mi? Yoksa yalan söylemek zorunda kalmak mı? Yalan söyletmek zorunda kalmak mı? Duygularına yenilmek mi ? Duygularınla yenmek mi? Akıllı olup aptal görünmek mi? Aptal olup akıllı geçinmek mi? Yemek için yaşamak mı? Yaşamak için yemek mi? Fala inanmamak mı? Falsız kalmamak mı? Karın tokluğu ruh açlığı mı? Doymuş ruha aç karın mı? Sarışının adı mı? Esmerin tadı mı? Ölmekten mi korkmak? Korkudan mı ölmek? Doğduğun yer mi? Doyduğun yer mi? Sorunun bir parçası mısın? Yoksa çözümün bir parçası mı? Düşenin dostu olmazsa kara günde belli olan dost nasıl bir dosttur? Göründüğün gibi mi oluyorsun? Olduğun gibi mi görünüyorsun? Akıl akıldan üstün müdür? Yoksa aklın yolu bir midir? Fatih mi olmak istersin? Yoksa fethedilen mi? Küçük denizde büyük balık mı olmak istersin? Yoksa büyük denizde küçük balık mı? Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmeli mi? Hangisi söyle hangisi ???

Hüzün Doğu’dan Yükselir

Yaşam her parçasında ayrı bir koşturmaca ve mücadale değil mi? Hele yaşadığınız yer size türlü türlü zorluklar getiriyorsa…Bir VAN’mış Bir Yokmuş yazımda ilk defa gittiğim Doğu bölgesi ile ilgili düşündüklerimi ve hissetiklerimi yazmıştım. Oradaki özellikle depremle katlanarak artan yaşam mücadalesini orada yaşayan tanıdıklarımdan, televizyondan ya da gazeteden takip ediyorum. Bölgenin terör kabusu, coğrafi koşulları, ağır geçen kış, ekonomik imkansızlıklar, üstüne depremden sonra yaşanan sefalete hem üzülüyor hem de orada verilen yaşam mücadelesine hayranlık duyuyorum. Nietsche “Beni yıkamayan herşey beni güçlendirir” demiş. Umuyorum ki bu mücadaleyi veren insanlar da her zorluğun ardından maneviyatlarını güçlendirebiliyorlardır. Doğu’da Atatürkçü Düşünce Derneği’nin vatan ve insan sevgisi ile dolu gönüllülerinin yaptıkları faaliyetler ile ilgili hazırladığım vidoyu mutlaka izleyin ve hüzünle harmanlanmış hayranlığıma siz de ortak olun.

Sakıncalı Düşünceler :)

Geçen günkü Korkundan Korkma yazımda aydınlardan korkmaktan bahsetmiştim. Konuştuğu için değil sustuğu için yaşadığı toplumda siyasi iktidarın insanca yaşam haklarının elinden kayıp gitmesinden sorumlu olduğunu bilen kişidir aydın insan. Maalesef ülkemizde her geçen gün Cumhuriyet’i anlamayan bir kesim çığ gibi büyüyor. Mustafa Kemal’i bir kurtarıcı değil bir yozlaştırıcı olarak algılatmaya çalışıyorlar. Okumayan, düşünmeyen bir toplum oluyoruz dedim ya bugün sahip olduğumuz hakların nereden ve nasıl geldiğini de düşünmüyoruz. Zaten düşünüyor olsak elden birer birer gidişine de bu kadar kayıtsız kalmazdık değil mi? Belki de artık balık hafızalı bir toplumuz. Uğur Mumcu  “Biz unutkan bir ulusuz. Unutuyoruz olup bitenleri. Unutuyoruz ve oğulları kızları ölen ana babaları, kanlı gözyaşlarıyla baş başa bırakıp gidiyoruz” diyordu. Unutmamak unutturmamak lazım. Günü kurtarma çabasında debeleniyorken eğitimden sağlığa, emeğimizin hakkından dini inançlarımıza kimi zaman çaktırmadan kimi zaman gözümüze sokularak değişim yaşıyoruz. Değişim dediğime bakmayın tekelleşerek kontrol altına alınıyoruz. Yollar yaparak, köprüler kurarak gözümüz boyanmaya çalışılırken işsizliğin artan boyutuyla ve her geçen gün yoksullaştığımızla da pek ilgilenmiyoruz. Her gün gazetelerde, haberlerde bir gazetecinin, yazarın ya da ordu mensubunun tutuklandığı haberini hava durumu okur gibi okuyoruz. Tuzumuz kuru çünkü biz onlar gibi bu yaşanan değişime direnmiyoruz, sosyal devlet anlayışının yıkıldığının farkında değiliz. 80 yıl önce kanlar dökülerek sömürge olmaktan…

Bomboş Boşluklar…
HAYATIN İÇİNDEN , SOSYAL MESAJLAR / Ağustos 25, 2011

Boşlukları doldurmak deyince ilk aklıma gelen okul yıllarındaki özellikle ingilizce sınavlarıdır. Aşağıdaki boşluğa gelebilecek en uygun kelime şıklardan hangisidir? Ya da Türkçe sınavlarında aşağıdaki boşluğa hangi deyim gelirse anlam bütünlüğü sağlanmış olur? Bir de hayatımızdaki boşluklar vardır. Bu boşluklar için de herkesin farklı şıkları vardır. Kimi insan evinde mutsuzdur aile sevgisinin boşluğu vardır .Çok çalışarak ,işyerinde uzun mesailerle evden uzaklaşarak kendince bu boşluğu doldurur. Kimi bu boşluğu başka aşklarla doldurmaya çalışır . Kimi insan çalışmak ister ama işi yoktur . Evde iş yaratır kendine .Yemek yapar , temizlik yapar. Kimi farklı farklı kurslara gider. Ya da gönüllülük projelerine katılır . Başka insanların boşluklarını doldurarak kendi boşluklarını doldurabildiğini sanır. Kimi spora yazılır tüm boş! Vakitlerini sporla doldurur ,kimi kitap okur kimi bulmaca çözer ,kimi içine kapanır kendini dinler kimi  dışarı saçılır başkalarını dinler.Saatlerce denizi seyredip hayal kuran vardır duvara bakıp içini karartan da. Nedeni bilinmeyen boşuklar olur bazen içimizde. Hiç bir yere hiç bir şeye ait olduğumuzu hissedemeyiz. En sevdiğimiz şeyler bile sıradanlaşır. Hayatımda şu değişirse boşluk dolacak ,bu olursa böyle hissetmeyeceğim . Acaba kendime bir uğraş mı bulsam?  Hiç bir sorunum yokken neden herşey bomboş? Nedeni olsa da olmasa da olup da farketmesek de farkedip görmezden gelsek de hepimiz hayatımızda…